Ada Öyküleri 2- Çember

img_5217

ÇEMBER

“İnsan yaşadığı yere benzer” Edip CANSEVER

Mihalis’in önünde açılan tünelin ucunda ışık vardı ancak ne renk olduğu belli değildi. Tünel’den çıkarken bu rengi biliyor olacaktı ancak henüz yeni girdiği için bu söylediğim aklında bile değildi. Tıpkı anneannesinin anlattığı ve tatlı bir masal olmaktan öte gitmeyen geçmişi gibi…

Anneannesinin eline tutuşturduğu fotoğrafı dikkatle inceliyor. İki genç kızın birbirlerine duyduğu güven dudaklarının kenarlarına takılmış, gülümsüyor. Cebindeki emanet kalbine dokunuyor Mihalis’in… Bu yüzden çok ağır, çok ağrılı… Yarılıyor kalbi… Dalından yere düşmeyen inatçı bir yaz inciri… Göbek bağı anneannesinin mektubu…
Ağır ağır kaldırdığı kolları ile yastığına yaslanıyor Necla, yavaşça saçının iki yanındaki, gevşemiş kemik tarakları düzeltiyor.
– Git bul onu. Bana da haber getir yaşıyor mu? Hayatta mı? Vefa borcum var ona. Biliyorsun.
– Anneanne bunca zaman sonra… Nasıl bulurum. Senin bana gösterdiğin, çok eski bir fotoğraf. Bu insan senin gibi… Doksanın üzerinde. Sonra yaşıyor mu bakalım?
– Olsun. Ölü, diri… Orada kimse kaybolmaz. Sor birine bak göreceksin. Sana hemen anlatacaklar ne olup bittiğini… Bu benim senden ilk ve belki de son isteğim. Eğer bulursan mektubu da mutlaka teslim et.

Düşünüyor Mihalis, öyle ya gideceği yer bir ada. Denize düşse karaya vurur. Küçücük bir adada kim kaybolabilir ki? Uzun bir yolculuk… Geçmişe yapılan her yolculuk gibi…Sancılı…Ya buluta çıkacak ya da anaforda kaybolacak. Atina’dan trenle Alexandroupolis oradan Edirne ve nihayet Çanakkale üzerinden Geyikli iskelesine geliyor Mihalis… Yol boyunca kimsesizlik her yerinde… Tren istasyonları, otobüs garajları… Dünya bir çember, dönüyor ha dönüyor… Seksendört yaşındaki küçücük bir kadının kafasında kurduğu onca yıllık hasretin üst üste binerek büyüttüğü anıların peşinden mavi bir ada’ya doğru gidiyor Mihalis.
Ücrada yer gök mavi…

Uzun yolculuğunun ardından bineceği vapurun yanaştığı iskelede şimdi… Sağa sola savrulan çöpler, uçuşan toz parçaları. İskeleyi bekleyen güvenlik görevlisi, bilet gişesindeki memur ve üç köpek… Sanki hepsi büyük buluşmanın ilk tanıkları… Dönüp duruyorlar etrafta. İskeledeki çay ocağında, taze demlenmiş çay kokusu. Oldum olası sevdiği bir koku bu… Kahvehanenin camından gelecek vapuru gözlüyor. Tozu dumana katan bir rüzgar ona gideceği yerin bir ada olduğunu hatırlatırcasına aralıksız esiyor. Bardağı boş şimdi…
Uzun bir bekleyişten sonra, nihayet biniyor vapura. Her şey sağa sola dönüyor, bata çıka bir yolculuğa dönüşüyor yolculuğu. Aldığı büyük bir dalga ile sarsılan vapurun çalışmayan büfesinden yere dökülen üç beş parça eşya. Melamin çay tabaklarının yere vurduğu an çıkardığı sesleri dinliyor. Karşı tarafta iki köylü birbiriyle konuşuyor. Ağaç gölgesinde oturuyorlar sanki…O kadar rahat hareketleri…Koltuklarda uyumak yasaktır levhasına inat ayaklarını uzatıyor. Alçalıp yükselen vapurun penceresinden bir gökyüzü görünüyor bir de deniz.
Yarım saat sonra ada daha da belirgin… Uzaktan, eski, büyük saplı tahta bir kepçeyi andırdığını düşünüyor. Kenarları, deniz tuzundan beyaz bir şeritle çevrili. Elle rendelenerek yapılmış eski bir kepçe… Girintili, çıkıntılı… Cilasız…
Vapur yanaşıyor iskeleye…Olanca haşmetiyle sağa sola savuran kuzeyli rüzgara inat, üç yolcu koca vapurdan karaya bırakıyor kendini.
İskeledeki tek memura doğru yürüyor.
– Afedersiniz bir soru soracaktım size.Bayan Stella Sauvridis’i tanıyor musunuz?
Bir aralık sabahı, yabancı aksanlı birinin sorusuna şaşkın bakıyor görevli. Biraz şüpheli, biraz ürkek…
– Acaba burada mı biliyor musunuz?
– Evet, evet. Siz kimsiniz?
– Bir arkadaşının torunuyum ben.Ziyaret etmek istiyorum.

Birden kayboluyor görevli. Bir hayalet gibi boş caddeden yukarıya doğru yürüyor Mihalis, sağda solda tek bir hayat belirtisi yok. Kış adanın efendisi…

Daha önce gelmediği bu adada, anneannesinden dinledikleri ile bakıyor etrafa. Küçük bir çocukken anneanne adayı anlattığında, taş sokaklarında koştuğunu hayal eder, beyaz bir uçurtmanın renkli kuyruğu olur, adanın üzerinde dolaşırdı. Uçurtma, onu, tüm arka, yan bahçelere sokar, kadınların elinden üzüm yedirir, keçilerin durduğu bağ evlerinden taze süt içirir, denize ayaklarını değdirir sonra anneannenin yanı başına bırakıverirdi. Bir şeyler değişmiş anlıyor. Gittikçe kararan havaya benzetiyor adanın geçmişini. Kolu, bacağıdır geçmişi insanın. Onsuz adım atmak imkânsız…
Telefonla rezervasyon yaptırdığı oteli bulup yerleşiyor. Küçük otel eski bir evden bozma. Sanki iki ev birleştirilmiş gibi. Altı odalı, yüksek tavanlı… Otelin sahibi gururla anlatıyor: En az yüzelli yıllık diyor. Her şeyi koruduk. Bir pencereleri pinapen yaptık. Ne yaparsın dadam, rüzgâr çok, dayanaksız her şey. İyi oldu. Hem renkli, ağaç gibi, belli olmuyor pek. Marangoz büyük dedesi geçiyor aklından… Kaç evin penceresini yapmıştı acaba? Pencerelerde, kapılarda karşılaşır mı onunla? Karşılaşsa tanır mı?

Çok konuşmak geçmiyor içinden, gülümsüyor kısacık. Sabah kahvaltısını da dinledikten sonra odasına yerleşiyor. O öğlen girdiği yataktan ertesi sabah uyanıp sokağa atıyor kendini… Deliksiz uyku yenilemiş onu,yürüyor… Dar, uzun, paralel, birbirini kesen pek çok sokağa girip çıkıyor.Tuhaf bir his var içinde: Her sokak,kendi içsel yolculuğunda uğramadığı yeni bir sokak. Zakkumlar, sardunyalar, kaktüsler kış renkleri ile içindeki boşluklar… Hala çiçekli begonviller umutları…
Hava inadına buz… İçinden bir çığlık kopuyor: Kimse var mı diye bağırmak istiyor. O kadar boş, o kadar sessiz… Bir kahveye atıyor kendisini. Sıcak çay, iki poğaça… Kahveciyle küçük bir sohbet… Kalbindeki ağrı ile soruyor yine.
Bayan Stella’yı arıyorum. Stella Sauvridis. Tanır mısınız?
Gülüyor kahveci. Ada da herkes birbirini tanırmış. Hele bayan Stella’yı. Tam zamanında gelmişim. Artık bakamıyormuş kendisine. Kilise vakfının yardımıyla İstanbul’da bir bakımevine yerleşecekmiş.
Bugün, yarın yola çıkarmış.
Heyecanlanıyor Mihalis. Geç mi kaldı yoksa? Hemen yetişse… Az sonra, kahvecinin çırağıyla beraber konuşmadan ahşap evler geçiyorlar sokaklarda. Kediler kaçıyor önlerinden… Temiz yüzlü, küçük delikanlı, dikkat kesilmiş, hızlı adımlarla kiliseyi geçiyor, Mihalis peşinden… Dik yokuşa vuruyor adımları, onun da… Sonra geniş bir caddeye çıkıyorlar. Sağlı sollu evler geçiyorlar. Bir nar ağacı, bir incir ağacı geçiyorlar. Demir aksamlı, Fransız balkonlu bir evin önünde duruyor çırak. Dışı mozaik kaplı… Geniş ve yüksek alt kat pencerelerinin demirlerinin arkasında kırık toprak saksılarda kurumuş çiçekler bakıyor yüzlerine. Kapının hemen üstündeki ince, uzun pencereden yağlı kara zift akmış bir boru sallanıp duruyor, bağlı olduğu teli koptu kopacak… Az sonra uyanacağı rüyanın içine giriyor evin eski pencerelerinden…
Çırak, eliyle işaret ediyor ve aynı anda Mihalis’i kapının önünde bırakıp, koşarak geldiği yöne doğru gidiyor.
Duruyor öylece. Arkasında kalan evden bir perde açılıp kapanıyor sanki dönüp bakıyor, boş bir ev. Penceresi kırık, tavandan sallanan avize düştü düşecek. Anneannenin anlattığı hikayeler geliyor aklına. Bir gürültü yerleşiyor evin bahçesine. Mangalda balıklar, kadehte şaraplar geçiyor aklından. Bir çocuk uzatıyor kafasını pencereden… Küçük bir melek kalbini yokluyor… Oysa tencerede bırakılan kaşıklar, aceleyle satılan bağlar, gece yarısı binilen gemiler, uzaktan el sallanan dostlar, yeni hayatlar, arkada kalanlar. Zihni susmak bilmiyor.
Olanca gücünü toplayıp, kapıyı çalıyor. Uzunca bir zaman sonra açılıyor kapı.
Bayan Stella… Kısacık boylu, yaslandığı bastonuyla bana bakıyor. Siyah eşarbı yana kaymış, eşarbın çevrelediği yüz ancak sert ada rüzgarlarının biçimlendirirken bırakacağı izlerle kaplı. Derin oyuklar var dudak kenarlarında. Kolları eprimiş siyah hırkanın içinden siyah kazağı görünüyor… Eteği kim bilir kaç kez yıkanmış, siyah olmakla beraber sanki başka bir renk. Siyah çorapları kaymış hafiften… İki oyuk kıpırdıyor birden. Yüzündeki diğer çizgilerden farksız iki çizgiden oluşan dudakları kıpırdıyor. Gözleri kısık, kaşları çatık “kimsin” diyor. Ürkek, biraz da meraklı şimdi… Görmekten çok duymaya çalışıyor sanki.
Madam diyor, biraz da bağırarak. Size haber getirdim. Atina’dan
… Necla’nın torunuyum ben. Mihalis…
Hiçbir şey söylemeden bakıyor Stella. Yüzünden hiçbir duygu geçmiyor, geçse de okunacak gibi değil. Çizgilerin arasında sıkışıp kalmış kaşları oynuyor neden sonra. İçeri girmesi için bastonunu ile işaret ediyor. Arkasından kapanan kapı, önünde açılacak yolun da kapısı…

Kimsesizliğin sindiği yerde kokusu kalır.Eprimiş perdeleri, odanın küçüklüğü ile örtüşen yeşil kadifesi solmuş, yer yer yırtılmış küçük koltuk takımı ve konsolun üzerinde duran bir televizyondan başka bir eşyanın olmadığı oda da en belirgin olan bu koku.Oda’ya açılan kırma kapı daha da küçük bir oda’yı gösteriyor.Tam ortada yuvarlak bir masa, etrafında dört tonet ve içinde beyaz plastik sümbüller duran cam bir vazo…İçinin odaları Stella’nın…Hiç kurulmadan kalmış bir saatin akrebi ve yelkovanı.Daralıyor birden. Kendini sokağa atmak istiyor. Koşmak, kurtulmak istiyor, kendinden, geçmişinden…
Hemen mektubunu verip, üzerindeki selamı bırakıp ayrılmak istiyor oradan. Gençliğini ezbere bildiği kadının, kırık dökük hali dokunuyor…
Derken küçük adımlarla bastonuna dayanıp kalkıyor Stella. Üzerinde küçük televizyonun durduğu konsolun, marküteri işli ahşap kapağını açıp bir kutu çıkarıyor. Pembe lokumlar.
Soruyor bir yandan:
Nasıl Necla?
Hasta diyor. Gelmeyi çok istiyordu, olmadı. Ancak sizden helallik almayı o kadar istedi ki beni gönderdi. Gözleri uzakta bir yere bakıyor. İçinde bir yer.
Bilinmeyen, görülmeyen, karanlık…
Sonra soruyor:
Mihalis nasıl?
Mihalis,ismini taşıdığı dedesi… Şimdi nasıl söylemeli acaba?
Basit bir yalan atmak geçiyor içinden… Ne olur ki?İyi,iyi diyemiyor. Daha doğmadığı bir tarihte, birdenbire ölüp gittiğini, Necla’yı yalnız bıraktığını söylemeli mi?
Öldü, diyor.
Hızlı… Soğuk.
Duruyor Stella. Sanki konuşmaktan çok dinlenmeye ihtiyacı varmış gibi…
Evi yokluyor Mihalis… Konsolun altında gümüş bir tepsinin parlak ayakları görünüyor.Duvarlarda asılı eski ahşap çerçevelerin içinde fotoğraflar.Anneannesinin verdiği fotoğrafın bir kopyası da var aralarında.
Siz diyor, hep burada mı yaşadınız?
Nereye gidecektim diyor Stella.Ben burada doğmuşum,babam burada,dedem burada ölmüş,onun dedesi de…Toprağından başka neresi kabul eder insanı?
Babam diyor, çok genç kaybettik onu. Fırıncıydı. Anlatıyor, anlatırken yüzünde o ilk gençlik fotoğrafının izlerini görüyor Mihalis… Gelip geçiyor sanki… Babasını, onun fırınını, arkadaşlarıyla beraber eğlendikleri harika paskalyaları, isim günlerini, ayazma şenliklerinin izlerini görüyor Mihalis.
Babam ölünce diyor, annem fırıncı oldu, ben de yardımcısı… Anneanneni ta o yıllardan tanırım. Sırdaşımdı…O zamanlar evlerimizi bir dere ayırırdı o karşı tarafta ben bu tarafta. Ama dere dediğime bakma, kolumu uzatsam kapılarını çalacak kadar yakın… Şimdi cadde oldu. Köprüler vardı, yıkıldı… Biz çok iyi arkadaştık, çok severdim Necla’yı…
O da sizi demek istiyor Mihalis. Bir ses sus! Diyor. Durup dinliyor. İçi köpürmüş, üzerine taşıyor… Stella aralıksız anlatıyor.
O günlerde, meyhanede her gün kavga çıkıyor, komşularımız değişiyor, yeni insanlar taşınıyor hiç durmadan. Sanki başka bir ada… Hır gür, dedikodu… Daha kötü günler bizi bekliyor diyerek herkes gitmeyi konuşuyor, uzaklara… Bilmediğimiz yerlere… Mihalis’de gitmeye karar verince Necla’yı tutamadı hiçbir şey… Ben de gideceğim diye tutturdu. Dedenle evlenmeleri mümkün değil. Aileler istemiyorlar. Gizlice bizim evde buluşuyorlar. Anneciğim fırında, bir ben varım, bazen ben de yardıma gidiyorum. Onlar biz de… Ayrılmaz oldular birbirlerinden. Öyle büyük aşk…Herkes biliyordu aslında…Ama korkudan kimse konuşamıyordu.
Anneanneden defalarca dinlemiş Mihalis. Biliyor her şeyi. Ama bir başkasından dinlemek sanki yeni bir masal… Koltukta şöyle bir kıpırdanıyor. Stella anlatıyor:
O akşamüstü bana geldi. Mihalis’le beraber ben de gideceğim dedi. Olmaz dedim. Şaşırdım. Çıldırmışsın sen. Nasıl gideceksin. Paran yok. Türksün. Almazlar seni gemiye dedim. İnsanlar gece yarısı tekneyle açıktan geçen yabancı bandıralı gemilere gidiyorlar. Bunlardan bazıları insanları alıyor ve nereye gitmek isterlerse oraya götürüyor. Parası olanı tabi… Param var benim dedi. Bilezikleri var kolunda iki tane, onları gösterdi. Hem Mihalis her şeyi hazır etti,Rumca da biliyorum. Susuyor Stella. Sonra devam ediyor.
O zaman herkes iki dili de çok güzel konuşuyor. Okullar aynı,hocalar hem Türk, hem Rum.Şimdi bir şey eksik dedi Necla,onu da senden istiyorum.
Nüfusunu dedi bana, senin nüfus cüzdanını istiyorum. Çünkü orada Stella yazıyor, ben de sana benimkini bırakacağım. Böylece kimse bilmeyecek Necla Yorulmaz olduğumu. Beni Stella Sauvridis olarak alacaklar kaçak gemisine…
Kalbim duracak sandım. Karışık bir işler çeviriyorduk. Ben o olacaktım, o da ben… Bir gece yarısı kaçıp gidecekti Necla.
O, sizi o kadar çok anlattı ki dedi Mihalis, gelip sizi bulamamaktı en korktuğum. Dedemle zor bir yolculuktan sonra Atina’ya yerleşmişler. Önceleri bir balık işleme fabrikasında çalışan dedem sonra kendi dükkânını açmış. Deniz ürünleri işleyip satmaya başlamış. Bir süre sonra iş büyümüş. Annem doğmuş sonra da dayım. İşte o günlerde dedem hastalanmış ve ne yazık ki madam Stella, kısa bir süre sonra da ölmüş. Anneannem iki çocuğuyla beraber yapayalnız kalmış Atina’da…
Gözleri bir açılıyor, bir kapanıyor. Gözpınarında birikmiş çapağı mendiliyle temizliyor. Gizliden ağlıyor. Ne kadar benzediğini düşünüyor anneannesine, cümle kuruşu,aralarda nefes alıp,sakin sakin anlatması… Sanki onunla konuşuyor.Ne kadar ait buraya anneannesi.Yıllardır hayalini kurduğun bu eve,anlatıp durduğu ve anlattığı gibi duran odaya…
Dinliyor Mihalis.
O geceyi kaç kez hatırladım bu yaşıma kadar. Neredeyse her gün… Karanlık bastıktan sonra, Necla bize geldi. Gündüz annem fırındayken küçük bir bavul yapmış, getirip benim odama bırakmıştı. Çok heyecanlı ama bir o kadar neşeliydi. Sanki bir oyun oynuyorduk. Gençlik işte. O yirmi üç yaşında ben yirmi. Akşam yemeğine geleceğini anneme daha önceden söylemiştim. Birlikte yemeğe oturduk. Eylüldü. Hiç unutmam, kalamar dolması, salata ve erişte yedik. Heyecanı annemin dikkatinden kaçmadı o akşam ve sordu. Necla, ne oluyor kuzum?
Necla, hiç fark ettirmeden, titreyen sesini kısarak, Eleniça Teyze, hiçbir şey dedi.
Hızla yemek yedik ve annemin kahvesinin bitmesini beklemeden benim odama çıktık.
Kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Annemin uyumasını beklememiz lazım dedim.
Sana o saatlerin nasıl geçtiğini anlatamam, biz böyle karşılıklı bekleyip durduk. Sonra pencerede bir taş sesi. Baktım Mihalis. Zaman gelmiş. Ben de onları geçirmek istiyorum, çünkü yarın bir kıyamet kopacak zaten.
Sonra sessizce evden çıkışımız, iskeleye kadar inişimiz, o gün kayığa binenlerin şaşkın bakışları altında Necla’nın da kayığa binmesi, herkesin ortak bir sırrı hiç ses çıkarmadan kabul edişi. Bizim hıçkırıklar içinde ellerimizi kavuşturup ayırmamız, Mihalis’e sarılmam, her şey bugün gibi hep gözümün önünde.
Kayık hareket eder etmez koşarak eve geldim. Hiç uyumadım. Sabaha karşı fırında her şeyi göze alarak anneme olanı biteni anlattım. Bu sırrı ikimizin bilmesi gerektiğini de… Zaten az sonra büyük deden fırına geldi. Gözlerinden geçen çelik parlaklığında intikam dolu bakışı, bugün bile büyük korkuyla hatırlıyorum. Annem de bu sırrıma ortak oldu. Bilmiyorduk. Haberimiz yoktu. Gerçekten de bilmiyordum ne olduğunu… Ne bir mektup aldım. Ne bir haber… Büyük dedenden hep kaçtım. Şu küçücük adada her an karşılaşmak mümkün diye evden çıkmadığım zamanlar oldu. Çok geçmeden o da vefat etti zaten. Bir ara Necla’nın annesine anlatayım istedim. Hiç olmazsa nerede olduğunu bilsin diye. Ama bu bir sırdı ve ben arkadaşıma söz vermiştim.
Gelemedi, yazamadı dedi Mihalis…
Korku yolunu kesen bir demir kapı…
Sonra, sonra konuşulmaz oldu adada…Her şeyin üzerine beyaz bir örtü serildi de altında kaldı bütün olan biten. Mihalis’in annesi,babası Gökçeada’ya taşındı.Kimseyle görüşmediler. Bizimle de…Annem çok yoruldu bu sırrı taşımaktan…
İki damla yaş akıyor yine… Yoruluyor sanki, konuşmak mı yoran onu, geçmişin omuzlarına tekrar binen ağırlığı mı? Susuyor. Mihalis başlıyor bu kez:
Anneannem’e orada hep Stella dediler. Gerçek ismini bir tek dedem bildi ve Çocukları büyüyünce onlara kendi hikâyesini anlattı. Sonra bana da. Dedem ölünce işleri yapamadı. İki çocuk, bilmediği bir iş… Dükkânı sattı.Kendine küçük bir lokanta açtı. Çocuklarını bu lokantadan kazandığı parayla büyüttü. Annem ve babam bu lokantayı çalıştırmaya devam ediyorlar. Annem erkenden evlenmiş zaten.Dayım doktor, şimdi Amerika’da yaşıyor.
Madam Stella, diyor Mihalis, Necla sizi çok özledi. Memleketini, adasını, her şeyi çok özledi. Fakat hiçbir zaman gelme cesaretini kendinde bulamadı. Özlemi içinde büyüdü, bize anlattı. Beni size o gönderdi. Bunu mektubu vermemi, sizin bunu okumanızı o kadar istedi ki… Gözünün içine bakıyor Stella… Artık gözyaşını saklayamıyor. Elleri titreyerek alıyor mektubu. O an sanki bir mektuba değil, Necla’nın ellerine sarılıyor. Ürkek,içten… Öylece, mektup elinde, hiç konuşmadan, karşılıklı oturuyorlar, neden sonra, gülümsüyor Stella, gülümsüyor Mihalis. Onu geçmişin yabani bağları arasında bırakıp çıkmak için izin istiyor. Tam o sıra, Stella tekrar konuşuyor:Bizim evin tam karşısındaki eve bak giderken. Anneannenin doğduğu evdir. Şaşırıyor Mihalis. Gidenlerin ardından virane evler kalır geriye. Kilidi yoktur. Sır taşımaz bu evler. Dökülen sıvalarından, yıkılan çatılarında, kırılan pencerelerinden ve tarumar bahçelerinden sökün eder bütün sırlar… Kahkahalar, gözyaşları, su sesi, ocağın ateşi sokaklardan akıp denize karışır… Dalga olup kıyıya vurur ve bu yüzden, bu adada en sessiz zamanlarda dahi, sadece bilenin duyduğu bir uğultu hep vardır.Harabe olan evler değildir sadece,o evleri terk edenlerin anıları da harabedir artık.
Sessizliği bozan Stella oluyor yine. Burayı da ihmal etme olur mu diyor. Şaşırıyor Mihalis. Beni götürecekler bugün, yarın…O ev gibi, bu evde sana emanet artık…
Bir anahtar çıkarıyor, büyük demir bir anahtar, sonra bir ikincisini veriyor.
Bu anahtarlar tünelin kapısını açacak biliyor Mihalis.
Kim yarım kalmış bir hayatın üzerine yeni bir hayat inşa edebilir… Hele de hiç bitmeyen bir özlem varsa içinde… Sonra kendi özlemlerini düşünüyor.
Madam Stella, ile orada ne kadar oturduğunu hatırlamıyor Mihalis. Dışarı çıktığında gün akşama dönmek üzere… Zarfı açıp açmadığından da emin değil. Kapıdan çıkarken karşısındaki eve bakıyor. Yaklaşıyor… Bir perde kapanır gibi oluyor. Ürküyor, bir gizi aralıyor heyecanla… Sanki birisi usulca kapıyı açıp, içeri alıyor onu. Yıkılmış ara katın ahşap tavanından sarkan kırık dökük avizeye bakıyor. Anneannesi koşturuyor telaşla… Karşı duvara yaslanmış kırık ikili koltuğa bakıyor… Stella ile oturuyorlar, bir şeyler konuşup, gülüşüyorlar… Topuklu terliklerin takırtılarını duyuyor ahşap döşemede… Çiçekli yeşil eteğine takılıyor gözü… Midesi bulanıyor aniden, başı dönüyor, sokakta koşarken buluyor kendisini. Otele geliyor sonra.Verandadaki koltuğa bırakıyor bedenini… Denize dalıyor.
Güneş yavaş yavaş batan bir geminin silyon feneri gibi, ağır ağır iniyor denize doğru. Gökyüzü batan gemi için yas örtüsü atıyor üzerine. Gri şifon örtünün altında her şey daha hüzünlü… Bu boz adanın tamamını kaplayan, günışığında anlamsız olan renklerini, adeta, solgun bir yüzün gösteri makyajı gibi süsleyen geniş örtünün filtre ettiği renklere; morlara, fuşyalara, sarılara bakıyor. Hüthüt kuşları eşlik ediyor. Günbatımı ne kadar da cömert gündüzü uğurlarken… Ufka doğru çeviriyor kafasını, denizin üzerinde akşam kalamarcıları… Serpilmiş konfetiler adeta…
Siyah mürekkebin içinden çıkan, beyaz kalamarları topluyorlar. Kötülük de iyiliğin içinden tıpkı böyle çıkıyor. Devinimlerini izliyor. Küçük balıkçı kayıklarının suya direnişini… Aslında bir savaş, yok bir ayin gibi. Birbirlerine ne kadar nazik davranıyorlar. Ahenkli batıp çıkmalar… Ağlar seriliyor daha uzaklarda. Renkleri seçilmiyor ama teknelerin yapısından anlaşılıyor yaptıkları iş. Sabah toplanacak balıkların seslerini duyuyor acı acı… Balıklar da ağlayabiliyor denizden ayrı kalınca duydunuz mu hiç? Toplanıyor börtü böcek. Ağaçlara, çalılara, toprağın bağrına, yuvalarına sokuluyorlar. Karıncalar telaşlı koşuşturuyorlar. Onlar güneşe bakarak mı karar veriyorlar zamanın dolduğuna. Yalnız kalsalar bir memlekette, yeniden bir koloni kurabilirler mi? Ya arılar? Bizden daha çalışkan ve disiplinli bu hayvanlar nasıl anladılar bu büyük bilmeceyi. Yerleşik midir onlar da. Göç ederler mi oradan oraya, Yürüyerek geçen bir bok böceği… Sırtında yükü yok hayret. Bütün gün taşımaktan yorulduğu yükünü nerede bıraktı acaba? Sevdikleri var mıdır onların da. Bırakıp başka memleketlere giderler mi acaba? Bağlar suskun. Budanmış gövdeleri hafif hafif uykuya yatıyor topraktan içtiği suyla doygun. Gençlik onları da kuvvetli ve dik başlı kılıyor mudur? Ya yaşlanınca ne oluyor? Budanacak yeri kalmadı diyerek köklendiklerinde. Odun olup ateşe düştüklerinde… Küle dönüştüklerinde…Zaman karşısında çaresiz kâinatın, hızla başka bir renge dönüşmesini izliyor şimdi… Güneşin batışından sonra, bir süre daha geride kalan pembelere, kızıllıklara bakıyor. Hiçbir iz bırakmadan yok oluyor bütün renkler… Sonra, hızla karanlığa batıyor ada… Görünmez oluyor Mihalis…
Her şey uyku vaktine hazır… Herkes evinde… Oysa bir yabancı bu adada. Gitmekle kalmak arasında…

Gelişinin ikinci günü…Fırtınasız,sakin bir gün bugün…
Gün batımını izlediği veranda da dinleniyor… Adayla arasında bir bağ oluştuğunun da farkına varmaya başlıyor. Sanki gizli bir el ikisinin de elini tutmuş ve onları birbirine yakınlaştırmaya çalışıyor. Denizi düşünüyor. Denize olan tutkusunu… Bugün anneannesine telefon edecek… Madam Stella’yı İstanbul’a yolcu etmek istiyor. Bunu anneannesine söylemekten vazgeçiyor.
Telefondaki sesin sevinci kalıyor aklında… İyileşecek anneannesi seviniyor. Adayı dolaşıyor bütün gün. Kumsallara yürüyor. Bu toprağın çocuğu olduğunu hayal ediyor, bu yüzden olsa gerek denizi ve ondan gelen her türlü zenginliği büyük bir merak ve yeni oyuncaklarını görmüş çocuk coşkunluğu içeren bir sevinçle karşılayışı anlıyor.
Bunun çok sonraları bir alışkanlığa dönüştüğünü, gittikçe bu yenidünyayı keşfetme arzusuyla yanıp tutuştuğumu fark ediyor. Öğrendikçe, aidiyetinin köklerini yeniden düşündürten bir imgeye dönüşüyor deniz.
Bu keşif onu denizin ortasındaki bu kara parçasına getiren asıl neden kadar önemli hayatında biliyor.

Gelişinin üçüncü günü, iki kişi geliyor. Madam Stella’yı bir araba ile kalacağı bakımevine götürmek üzere vapura bindiriyorlar. Onlarla vapura kadar gidiyor. Neredeyse hiç konuşmuyorlar. Sık sık dönüp arkasına bakmaya çalışıyor Madam Stella. Oturduğu arabadan hiçbir şey görünmüyor. Beni yukarı çıkarın diyor. Onu alıp vapurun üst katına adaya bakan tarafa çıkarıyorlar. O küçücük kadın, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor. Daha fazla dayanamıyor. Sarılıyor Madam Stella’ya… Dedesi gibi, Necla gibi… Sonra hızla iniyor vapurdan…
Stella’ya sallanan üç beş elden başka kimse yok iskelede… Zaten bu seferin tek yolcusu var. Stella Sauvridis ya da Necla Yorulmaz. Fark eder mi? Vapur kayboluncaya kadar el sallıyor arkasından.
İskeleden meydana doğru yürüyor. Ayakları onu otel yerine Stella Teyze’nin evine götürüyor. Korkarak onun yatağına bırakıyor kendini. Kokuları emiyor içine. Kimsesizliğin kokusunu, yoksulluğun kokusunu, gururun kokusunu ayrı ayrı alıyor. Geçmişin kokusu nasıldır? Aklına bir şey gelmiyor. Madam Stella’nın sesi yankılanıyor kulaklarında, sayıklıyor: Anneannem buralı, dedem buralı, onun dedesi, herkes ama herkes buralı… Nerede yaşamalı? İçinde bir çember dönüyor şimdi… Daha önce Necla’nın, Mihalis’in, Stella’nın ve diğerlerinin içinde dönen bir çember. Tanıyor. Döndükçe hep aynı cevabı veriyor: Burada yaşamalı, burada yaşamalı…

TÜRKAN ÇİM IŞIK

Bu öyküm daha önce, Bozcaada Öyküleri adıyla Yitik Ülke Yayınları tarafından basılan, Kadir Aydemir editörlüğündeki kitapta yayınlanmıştır.

Reklamlar

Ada Öyküleri 1- Yaşamak Diyeti

img_1030
Sarı su borularının bir L şeklinde kıvrılıp içine girdiği, demir raflar üzerinde üst üste oturtulmuş mavi su deposunun, göründüğü pencereden, bu depoların arkasında kalan duvara bakıyorum uzun uzun. Akşamın sessizliği vurduğu saatler. Gözümün gördüğü her şey, sıcak bir ışığa sarınmış. Oysa kış ayının, soğuk ve kasvetli bir akşamı.
Ağaçlar çıplak birer insan, hafiften inen karanlığa karışırken.
Akşam ezanına karga çığlıklarının karıştığı, günden kalan ayakların evlerine doğru hızlandığı ılık bir ocak akşamı.

Mavi su depoları, sarı borular ve kırmızı kiremit çatı kübik bir resim tadında duruyorlar gri gökyüzü fonunun üzerinde . Depoların üzerinde durduğu taş duvar ,iki katlı köhne bir evin yan yüzü. Üzerinde , kurumuş ve bir önceki yazdan kalma sarmaşık dalları sarkıyor. Belki yüz yıl önce, usta bir duvarcının yan yana getirdiği, hiçbiri bir diğerine benzemeyen kahverengiden beyaza, altın sarısından ekruya, yüzlerce taşın bir araya gelip ege denizinin kumu ile karılan harçla tutturulduğu görkemli duvar. Dikdörtgen duvar, ikinci katı oluşturduktan sonra üçgen bir şekil alarak bitiyor. Akşam ışığında yaşını doğru söyleyecek kadar alçak gönüllü. Hemen önünde, çıplaklıklarını saklamayacak kadar gururlu bir o kadar da cılız dallarla duvarın boyuna yükselmiş bir erik ve bir nar ağacı görünüyor.Bahçe kapısı gövdelerinin görünmesine engel. Etrafta onlarca çatı. Ve her birinin ustalıkla örülmüş ,yüksek taş bacaları bu güzel akşam manzarasını tamamlıyor. Mükafat teyze sarı küçük yüzü ile, pencerenin bir köşesine iliştirilmiş bir heykel gibi görünen manzaranın içinde sessizce yerini alıyor.
Öyle değil midir? Eksiğini hissettiğiniz bir uzuv gibidir alıştığınız manzaralar. Gözünüz kapalı bulabileceğiniz bir nesne veya. Çekildiklerinde şaşakalırsınız. O yeknesak manzaranın boşluğunu doldurmaya hiçbir şeyin gücü yetmeyecektir.

Gündüz vakti, içinden çıktığı geceye tekrar karıştığı bu saatlerde som aydınlığa gömülüyor geceye nispet yaparcasına.

Kış geldiğinde, adada kimin evini anlatacak olsanız bu manzarayla anlatmak gerekir.Her yer ve her şey aynı eskilikte. Ve kadınlar bu pencerelerin vazgeçilmez süsleri olarak odaların içindeki yerlerinde dururlar. Bu değişmez kuralı, bazen akşamüstleri karşılaştığınız bir iki yüz ya da gece gezmelerinden dönen tombalacıların veya rakı keyifçilerinin kahkaha seslerine eşlik eden ayak sesleri bozar.

Zaman, uzundur kurulmamış bir saatin akrep ve yelkovanı gibidir. Hep aynı yerde durur. Arada bir, saatin birkaç gün hareket etmesini sağlayacak bir kol onu çevirir ama bu hiçbir zaman düzenli değildir. Ve saatin gösterdiği zaman gerçek midir asla bilemez,güvenemezsiniz. Saatlerin çalışmadığı, zamanın akmadığı bu yerde yaşı olmayan kadınların sayısı da oldukça fazladır.

Mükâfat teyze her gün bu saatlerde onu gördüğüm Arnavut kaldırımı eski yolda yine. Onu bu şekilde bir yere doğru kaplumbağa hızıyla giderken gördüğümde yıllardır hatta yüzyıllardır yaşadığını düşünürüm. Ona benzeyen kadınların yaşı yoktur ve her yerde olabilirler. Coğrafya değişse de sizin onlara şaşırma haliniz aynı kalacaktır. Dünyanın her yerinde.
Üzerine olanca gücüyle abandığı ve sakat bacaklarını taşımasına yardımcı olan iki koltuk değneğinin yardımıyla yavaş yavaş yürüyor yine. Her akşam yemek yemeğe gittiği küçük lokantaya gidiyor besbelli.
Mükâfat teyzenin sanki bu yıllardır yürümenin verdiği yorgunluğu sırtlayan, omuzları ile elindeki koltuk değnekleridir. Üzerinde yeşil yün eteği, iki kat haki yün çorapları ve onların üzerine giyip arkasına bastığı ayakkabıları, cılız bacaklarını bir kuklanın bacakları gibi gösteriyor uzaktan. Biz Mükafat teyze ile herkesin konuştuğu o garip mahalle dedikodusunu paylaştığımız günden bu yana ne zaman karşılaşsak uzaktan bir tanıdığı görünce verilen selama benzeyen ince bir baş selamı ile karşılarız birbirimizi ve ikimizde paylaştığımız küçük sırrımızı açık etmeyiz hiç.

Mükafat teyzenin evine gelmeden önce hemen sokağın başında yıkıntı mı yoksa yaşanan bir ev mi anlamakta zorlanacağınız iki katlı, taş duvarlı eski evde Ayyaş Nazmi yaşar yıllardır. Evin pencereleri naylon yer döşeme malzemesi ile kaplıdır. Bir pencereden dışarı soba borusu olanca eskiliği ile çıkar ve etrafında biriken ziftli sıvı Nazmi’nin ısınmak için ne yaktığı konusunda beni hep düşündürür. Ayyaş Nazmi, Mükâfat teyzenin komşusudur tıpkı bizim komşumuz olduğu gibi. Mükâfat teyze, seksen yaşındaki bu ince kadın,söylediğini unutur ya da yaptığını unutup tekrar yapar. Bunak veya Alzhaimer olduğunu asla kabul etmez. Ve yalnız yaşamaya devam eder.
Evde yığınlarca tutuşturmalık tahta parçası olsa yine de gittiği her yerden tahta parçası ister ve bunlar birikir. Yıllardır turşu yapmadığı halde herkesten boş pet şişeleri ister. Ve bunu gün içerisinde sizi kaç kez görse tekrarlar. Evi topladığı bu tip malzemeden girilmez hal alınca mahalleli şöyle bir uğrar ve evi toplar. Mükafat teyze de yalnız ve sade yaşamına devam eder. Mahalleli gözucu ile onu takip etse de rahatsızlık vermez. Ta ki evi artık oturulamaz hale gelinceye kadar. Bu sıradan bir durum gibi,kadınlarca bir konuşulur ve ne olduğunu ev sahibesi anlamadan ev,eski haline getirilir. Ayyaş Nazmi mükafat Teyze’nin odunlarını kırar, eve taşır gerekirse bahçeyi temizler ve onun ihtiyaçlarını,halini çok iyi bilir. Ayyaş Nazmi işte, bunu biliyor ya, her gün kapının önünden geçerken etrafı kolaçan edip, kimse olmadığından emin olduktan sonra Mükâfat teyzeden geçen gün verdiği parayı istiyormuş. Mükâfat Teyze de -el örgüsü kahverengi kazağının üzerine giydiği , yeşilimtrak hırkanın iç cebinde bir kese taşırdı. Ne zaman para ödemesi gerekse, yılların yorgunluğunu taşıyan ince mavi damarlı, tırnakları etine doğru batmış ve taşıdığı koltuk değneklerinin ağırlığından iyice bükülmüş başparmakları ile titreyen ellerini cebine sokar, uzun uğraşlar sonucu kesesini kurtarır ve ne kadar diye sorarak zar zor duyabildiği kadar parayı ödedikten sonra kesesini aynı şekilde yerine yerleştirirken herkesin çok sabırlı olması gerekirdi – çıkarıp Ayyaş Nazmi’ye her gün borç aldığı 50 lirayı veriyormuş. Tabii bu durum uzunca ortaya çıkmadan sürmüş. Balık ağlarının tamirine yardım etmekten başka bir iş yapmayan Nazmi’nin durumu ne kadar idare ettiğini bilen yok ancak Mükâfat teyzenin durumu aynı mahallede oturan, bankacının karısı Zehra’nın , şüphelenip Mükâfat Teyzeyi takip etmesiyle ortaya çıkmıştı çıkmasına fakat biraz gürültü patırtı kopup, Ayyaş nazmi ayarı yedikten sonra unutulup, Bozcaada Çınaraltı’nın poyraz rüzgarıyla denize bırakılmış,yerini üç gün geçmeden yeni dedikodular almıştı bile.

Oysa hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Öyle mi?

Geçen Mayıs ayıydı. Baharın sıcaklığını hissettirdiği,güzel bir öğleden sonra geçiyordum ki:
Onu, turuncu başörtüsü ile yine önünde oturduğu o lokantada gördüm.
Yanına gittim ve hiç şaşırmadan bana diktiği gözleriyle:
-“Gel bir çayımı iç”
Dediği anda masaya oturdum.
Böyle yakından bakıldığında, küçük yeşil gözleri, kırışmış yüzü, dudaklarının üzerindeki üç tel uzun kılı ve uzun zamandır fırçalanmamış takma dişleriyle bütün yaşlılar gibiydi.
Belki biraz bakımsız.
Gözleri lodos rüzgarlarıyla beslenmişti sanki. İçinde anlatmaya hevesli bir dolu renkli hikaye. Bütün kıyılardan daha zengin lodos artığı hatıralar beni bekliyordu.
Hemen dedikodulara getirdim lafı.

Gözlerini uzak bir yere dikip öylece durdu bir süre.
Neden sonra takma dişlerinin izin verdiği kadarını anladığım aşağıdaki konuşma geçti aramızda.
Yıllar önceydi. Güzel kadındım.Kocam çiftçilik yapardı. Adı Hikmet. Mutlu bir evliliğimiz vardı.Çalışkandı, bana bakardı.Hayatımız güzeldi. Hamile kaldım.
Sonra bir temmuz öğleden sonra kocamın tarlada öldüğünü söylediler. Zehirlenmiş.
Ne yapayım? Söyle ne yapayım?
Çocuğum doğdu. Sessiz yaşayıp giderken, kıt kanaat bağdı,tarlaydı derken çocuğumuz üç yaşında aklını kaybetti. Durup dururken olur mu? Oldu.
Sonra bir kilo vermeler, kusmalar,hızla zayıfladı ve sonra öldü. Anlamadım. Öylece kalakaldım. Kimse yok. Bir ben.
Ayyaş Nazmi iyidir, bakar bana. Arada gelir, Konuşuruz,içim ısınır,sobayı yakıverir,bahçeyi düzenler. Sanır ki ben onu bilmem. Bilmem mi? Bilirim elbet. Bilirim de…
Kime dökerim içimi sonra.
Resimler konuşmaz, kapkacak öyle.
İçinde durursun öyle kuru bir dal odun gibi.
Ev dediğin ne ki?
Benim canımın acısından başka?
Bir insan sesi olmaya görsün. İsterse ayyaş olsun.
– Yani seni dolandırmadı öyle mi?
Daha neler? Param pulum var benim.
Sana bi şey diyeyim mi dadam. Sorarlarsa söyle:
Yaşamak diyetidir diye. Yaşamak diyeti.
Ekledi:
Bak hele,
Gel Hikmet de evdedir. Bir çayımızı iç.

ADA KAFASI

ADA KAFASI…

“Ada Kafası” zamanı bırakmak demek kanımca. Günler,aylar geçer, ilkbahar yaz olur,sonbahar kış, yıllar geçer. Hep aynı yere bakar gibisinizdir adada. Oysa aslında doğa değişir,deniz değişir,bağlar değişir ve siz değişirsiniz. Bütün bunlar olurken hep aynı yerden,aynı doğaya,aynı denize bakarsınız. Aynı yerden hep aynı yerlere bakıp,başka şeyler görmek farkıdır bir adada yaşamak.

Gönüllü bir tutsaklıktır aynı zamanda. Gerçi biz adada yaşamak çabasında olanlar ile, bir adada doğup büyüyenler arasında farklı tanımlar çıkabilir örneğin o rüzgarı duymaz benim uykum kaçabilir. Fakat işte sadece doğaya boyun eğen gönüllü bir tutsaklıktır aynı zamanda “ada kafası” Mavidir,tembeldir,azla yetinir,yokluğu bilir.

Edip Cansever şiiri gibi; Denizle deniz arası bir saatte, bir tenhalıkla başka bir tenhalık arası bir saatte yaşamak gibidir de “ada kafası”.

17yıl oldu Bozcaada hayatımız sürüyor.Yaz kış yaşıyoruz adada.Hem Marmaraya hem Egeye göz kırpan, gelişi allı,gidişi zorlu bir yerdir Bozcaada.Bağdır,üzümdür,şaraptır. Bozcaada’nın cinsiyetini sorsanız bana kadın derim.Baştan aşağı mora boyanmış, deli saçlarını rüzgarlara,türkülerini denizlere okuyan bir kadın.Filizlerin nazlı salındığı asmalara kollarını dolayıp,üzümler doğuran,öpücükleri şaraplı,giyitleri deniz kokulu,ağzı şiirli,zihni güneşli bir kadın. Bozcaada’nın kokusunu bana sorsanız size yabani şebboyları anlatırım. Hanımelleri sarılı kapıları,güllere donanmış sokak başlarını.Pencere kenarlarından eve giren uykulu sardunyaları.Altın otunun kekiğe karışan aromasıyla beraber yabani ada tavşanlarını. Keskin bir iyot kokusuyla ,limon çamı ferahlığıyla,portakal rengi dilimlerin yaydığı aşk kokusunu. Yani deniz kestanelerini anlatırım.
Denizi anlatırım,hiç bir kelimenin tam karşılamadığı o siyahi karanlık misk kokusunu,kumları bir de, kapı altlarından eve girip,sıcak ev kokularına karışmış kumları.Sonra kuma sürtünmüş barbunya balığını anlatırım. Döner dolaşır,tarlalardan şekere karışan gelincik kokularını anlatırım. Ebegümeçlerinin,sarı dalgalı turpotlarına karışan kokularını. Ballı babaların,sütleğenlere değen kenarlarını anlatırım.

Karadutların,narların,zeytinlerin,bademlerin,armutların,ayvaların üzümün mis kokusunu…
İlle de o üzümden yapılan şarabın,sokaklardan taşan baş döndürücü kokusunu. Ezilmiş üzümlerin,bağları bekleyen neferiyelerin,parmağı çavuşa dolanmış bağcının alın teri kokusunu anlatırım.

İşte bu anlattığım adaya ben 27 eşim Nejat 36 yaşındaydı yerleştiğimizde. Gençtik. Aşıktık ve yeniden bir hayat kurabilecek kuvvette hissediyorduk kendimizi. Öyle de oldu. 15 yıl Bozcaada Rum Mahallesinin ilk restoranı olan LodosBozcaada’yı işlettik. Pek çok güzel insan tanıdık. Dost sofraları kurduk. Günlük mönü yapılmazken günlük mönüler yaptık. Bağdan,bahçeden,denizden yedik içtik.O dönem İstanbul’da yapılmayan mezeleri ada da yaptık. 2004 yılında Vişneli Sarma.Füme Ahtapot,lipsos buğulama, Sakızlı Enginar,Girit Böreği… Organik ve yerel malzemeler ile şahane balıklarla…Sonra yorulduk. Yorulunca dönüp birbirimizle konuştuk. Bir adada yaşamak neydi diye sorduk. Buraya geldiğimiz 99 yılının balıklarını,bağlarını,sakinliğimizi konuştuk. Bu çılgın kalabalık ve bu hızlı ticaret bize iyi gelmiyordu. Bıraktık. 3 yıl oldu.Şimdi küçük bir otelimiz var. 3 odalı. Adı Sakin Ada Evi.Yine ada kafasına döndük. Balık tutabiliyoruz. Mesela yaşlı bir badem ağacını izleyebiliyoruz veya bir öğleden sonramızı denize bakarak geçirebiliyoruz. Demem o ki Adalı olmak biraz yetinmek demektir. Etrafının sularla kaplı olduğunu, rüzgar oldu mu oradan ayrılamayacağını,imkanlarının o adanın sana sunduklarıyla sınırlanması gerektiğini bilmektir. Öyle olmazsa başka hayatları,şehirleri hayal edersen ada uzaklaşır senden. Sen de ondan tabi. Mesela saatimiz yoktur bizim. Kış aylarında feribotun geliş gidiş saatleri bizim saatimidir. Günde 3 sefer. Sabah,öğle ve akşam.

Adalı olmak öyle bir adaya yerleşerek olacak iş değil. Saygısızlık olur burada asırlardır yaşamış adalılalara. Bununla birlikte adalı mıyım diye soruyorum bazen kendime. Evet adalıyım. Çünkü başka bir yere gittiğimde hızla geri dönmek duygusuyla doluyorum. Hayat hiçbir yerde bir adada olduğu gibi akmıyor çünkü. Yavaş,kendi saatiyle.kendi kokusuyla.Sadelik demek bir adada yaşamak ki bunu öğrenmek için 17 yıldır çabalıyorum. Hala bir adada doğmuş insanın tırnağı olabileceğimi hissetmiyorum.

Ada tanımı gereği ulaşması veya ayrılması zor yer. Denizi aşmak gerekir çünkü. O süre ne kadarsa. Anakarada her yere çok yakın görünürsünüz. Oysa bir adada kendinize çok yakınsınızdır. Anakara ise sizi kendinizden uzaklaştırır. Adalı denizi bilir,doğayı bilir. Havayı koklar. Rüzgarı tanır. Anakarada bunlar hayatınızın merkezinde değildir.

Şehirden kopuk olmanın avantajı kendinize bol zamanınızın kalması.

Adada tembellik hakkımız baki. Size bol bol zaman kalır. Popüler tüketim nesneleri,uğraşları uzağınızdadır. Yazıyorsanız,okuyorsanız,hobileriniz varsa zaman ayırabilirsiniz.Bağınız üzümünüz şarabınız oluyorsa ilgilenirsiniz. Yani gerçekten insan olma şansı verir size. Kendinizle konuşmak için tanımak anlamak için zamanınız olur.

Öte yandan çocuklar çok şanslı. Sokakta büyüyebiliyorlar. Elinde yengeç,deniz kestanesi. Dalından meyve. Kalamarı,ahtapotu tanıyan çocuklar oluyorlar.

Özgürlüğün tadını almış çocuktan daha güzel ne olabilir? Bu onların şansı.

Fakat sağlık vb. konularda çok dezavantajımız var. Tam teşekküllü bir hastanemiz yok Bozcaada’da örneğin. Kan tahlili,MR,kronik hastalar,fizik tedavi hep anakaraya geçmeyi gerektiriyor. Bazen kış koşullarında çok zorlu. Hele de feribot saatleri sınırlı olduğunda. Bu konu dezavantaj.

Bazen şehri özleyebiliyor insan.

O zaman karaya doğru heyecanlı bir yolculuk oluyor. Büyük hediye bir film,bir konser. En son Fazıl Say dinledim Çanakkale’de unutamadığım bir konserdir mesela.

Fakat adalı dostum sevgili Lütfiye Teyze’nin dediği gibi: Göğe bakıyorsun gök yıldız,aya bakıyorsun ay yıldız. Sonra düşünüyorum da: Kendimi başka hiçbir yerde hayal edemiyorum. Bu mavi denizin ortasında,bu kara parçası dışında hiçbir yer beni anlamaz diyorum. İslomania kanıma girmiş demek ki. Ada bağımlısı olmuşum. Kokusu,havası, beni yalnızlaştıran, sadeleştiren yaşamı. Deniz kokmasak şimdi,nemli olmasak,tuzlu,kumlu evlerde yaşamasak olur mu? Bir adalı için olmaz.

Sahi öldüğümde de buraya gömülmek istiyorum. Öyle yani.img_0030

BİFED 2016 Bozcaada Ekolojik Belgesel Film Festivali için notlar

EKOLOJİK BELGE “SELİ”

“Bâkir bir orman, bir sıradağ, ya da içinden ırmak geçen bir vâdî, hiçbir ülkenin asla olamayacağı kadar önemli ve kesinlikle ondan da fazla sevgiye lâyıktır. Irmaklı bir vâdî için ağlayabilirim; ağlamışlığım da var zaten. Ya bir ülke için?” Arundhati Roy /

BİFED (Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Film Festivali) 2016 yılı etkinliğini 12-16 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirdi.3 yıldır devam eden etkinlik, dilerim uzun yıllar devam edecek gücü hep bulur.

Hepimizin ortak inancı Bozcaada’mıza çok yakıştığı. Bu sene logolarına ekledikleri “free” kelimesinden de anladığım, yolculuğunun, her şeyden bağımsız, seçimlerinde özgür bir şekilde sürüp gitmesi gereken bir güzel festival olduğu.

Ekolojik Belgesel ne demek? Ekoloji Yunanca kökenli bir kelime. İçinde Oiko: (Yunanca’da bir ön ektir ve Ev anlamına gelen Oikos’tan gelmektedir. Bu ek yer-çevre-ev içi ilişkiler anlamını katar) Logos: Bilim kelimeleri var. Ekoloji ise canlılarla çevreleri arasındaki karşılıklı ilişkilerin tamamını ve sosyolojide de madde ve sosyal sebepler ve etkilerle ilgili olarak insan toplumlarının yeryüzündeki dağılımının tamamını incelenmesi anlamına sahiptir. (Alıntı:1)
Bana kalırsa bunu şöyle değerlendirmeli: Dünyamız bizim evimizse ki öyle, bizim ve bu evi paylaştığımız bütün türlerin yaşamlarının, birbirleriyle ilişkilerinin, her birinin doğayla uyumunun,doğanın ve elbette evimizin yani dünyanın devamlılığının (sürdürülebilirliğinin) incelendiği bilim dalı da diyebiliriz. Sadece çevre diyerek geçiştirmek istemedim ve elbette izlediğim filmleri de sadece çevre filmleri olarak değerlendirmeyeceğim.

Öte yandan bu belgesellerin bizimle buluşmasını sağlayan Sevgili Petra Holzer Özgüven ve Ethem Özgüven’in nezdinde tüm emeği geçenlere de teşekkürler. Gerçekten ekipleri ile beraber çok güzel çalıştılar. Pozitif enerjileri, amatör ruhları ve inançları yaptıkları her işe sinmişti.

Bu yıl, çok çeşitli ülkelerden,300’e yakın film arasından 58 film, Fethi Kayaalp ,Gaia Öğrenci Ödülü yarışma bölümleri ve Panorama için seçilmişti.Bu filmleri izlerken hep kendime göre bir liste çıkarıyorum. İlgimi çeken konular olmasına özen gösteriyorum. Onun dışında bir beklentim yok. Ödül almaları veya almamaları belgesel film anlamında filmi yapanları motive ediyor olsa da bence biz izleyiciler için bir ayrıntı sadece. En azından benim için. İlk gün gündüz izleme yapamadım. Buna rağmen 16 film izledim.

Her izlediğim filmden sonra, kendimle konuşmalarım dışında, dünyanın gidişatı,ülkemiz ve geleceğimiz ile ilgili konuşmalar,tartışmalar yaptık arkadaşlarımızla. Filmlerin içerikleri herkesi çok etkiliyordu. Ne kadar çöp ürettiğimizden, beslenme ve tüketim alışkanlıklarımıza, yeni çiftçilik ekollerinden , şarapçılığa,yoksulluktan, göçlerin sebepleri sonuçları üzerine,dünyada süregiden kıyım,savaş ve mülteci sorunlarına,endüstri karşıtlığından,enerji ihtiyaçlarına, türlerin ve renklerin çokluğundan bugün yaşadığımız renksiz dünyanın karamsarlığına, gelir adaletsizliği,kapitalizm ve yarattığı canavar dünyadan varoluşa varan her biri çok önemli konu başlıklarıydı konuştuklarımız.
Bunlar aynı zamanda filmlerin içerikleriydi.

Gönül isterdi ki bu filmleri daha çok genç insan izlesin. Örneğin lisemizin, ortaokulun öğrencileri. Yaşadığımız dünyayı şekillendirecek taze beyinler.
Gönül isterdi ki İlçe Kaymakamımız bu konulara ne kadar önem verdiğini, bizlerle izleyerek de yaşatsın. Fakat bunlar bu yıl olamadı. Dileriz seneye, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ve Kaymakamlık bu konuda ortak bir proje geliştirir öğrenciler için.

Sonuçta bana kalan şu: Birbirimizin gerçeklerine, tercihlerine, görüşlerine,yaşama biçimlerine,inanışlarına,alışkanlıklarına,diline,geleneklerine saygı göstermiyorsak, sürdürülülebilirliği için ortak akıl yürütemiyorsak,yaşadığımız doğanın ve çevrenin ihtiyaçlarına göre hareket etmiyorsak,daha güzel bir dünyada yaşamak fikri imkansız. Eleştirel ancak yapıcı olamıyorsak, bir başkasının yaşam alanında gözümüz varsa, sınırsız tüketim, sahip olma gibi alışkanlıklarımızı değiştiremiyorsak çevre felaketlerinde payımızın olmaması imkansız.
Günaydın kelimesine cevap alamadığımız,para dışında bir değerin kalmadığı günümüz dünyasında en çok kullandığımız kelimeler endişe,korku iken, dilinde “endişe” kelimesi olmayanların varlığı bizi umutlandırmalı. Sadece bunu izlemek ve bilmek bile beni geleceğimiz ile ilgili umutlandırıyor. Geçmişin bilgi ve öğretilerini,geleceği kurmak üzere harekete geçiren tarım,yaşam kültürlerinin,insanlarının varlığını bilmek de öyle. Arundhati Roydan bir alıntı ile başlamıştım yazmaya.Tam burada yine ona söz veriyorum: “bireyleri, mutluluk ve ferahlama yerine düşüncesizce tüketmeyi özümleyecek derecede hipnotize edilmiş zombilere dönüştürmeyi denemiş bir sistemin içinde düş kurma hakkını kullanmak.”

İşte bu güzel düşleri kuranları ayağımıza getirdiğin ve bizim de düş kurmamıza yardımcı olduğun için, iyi ki varsın BİFED

Ayrıca etkinlik boyunca Petra Holzer Özgüven’in üzerinde durduğu önemli bir konu vardı. Kadın-erkek eşit koşullara ile yer alıyordu etkinlikte. Gerek yönetmenler, gerek ödül kazanan filmlerin içinde, gerek sponsor olan işletmeleri ve etkinlik çalışanları kadrolarında kadınlar da erkekler kadar yer alıyordu. Bu çok önemli farkındalığı bilmek çok güzeldi. Zaten Bozcaada bir kadınlar adası diyoruz biz aramızda.

Bir iki tespitim de şöyle:
1- BİFED 2016 kitapçığında tanıtım metinleri,içeriği anlatmak konusunda yetersizdi.
2- Kitapçığın arkasında film adlarına göre bir sayfa numarası dizini olmalıydı ki daha kullanışlı bir kitapçık olsun.
3- Halk Eğitim’de ses sistemi sorunluydu.
4- İnternet Sitesi ve Kitapçık uyumlu değildi.

Gelecek yıllarda daha adil ve temiz bir dünyada, belki de sadece sanatsal akımların,doğa ve insanın uyum sürecinin anlatıldığı, barış dolu, savaşsız bir dünyada, su, yaşam,oksijen kaynaklarının ortak ve adil kullanıldığını seyrettiğimiz, dengeli ve yemyeşil ekosistemlerin varlığından haberdar olacağımız belgeseller izlemek olsun dileğimiz. Şovenizmden ve kapitalizmden azade bir dünyada elbette.
Karadenize,Yırcaya,Karabigaya,Şırnağa ve dünyanın her yerindeki kaynak ve yaşam mücadelesindeki insanlara selam olsun.

ALINTI(1-)ECOLOGY TERİMİNİN TÜRKÇE KARŞILIKLARI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME Orhan Sevgi1 1) İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Toprak İlmi ve Ekoloji Anabilim Dalı İstanbul

FİLMEKİMİ 2016 için notlar

Her yıl FilmEkimi günleri için İstanbul’da oluyorum. Ancak 3 yıldır BİFED Bozcaada Ekolojik Belgesel Film Festivali devam ettiği için çakışan günler oluyor. İlk yıl BİFED’de durdum. İkinci yıl FilmEkiminde. Bu yıl ise İlk 5 gün için Film Ekiminde sonra BİFED filmleri ile ada da gerçekten şölen tadında bir haftaydı.
Üstelik mükemmel giden ekim havası keyfimize keyif kattı.
Sevgili Naz’ın biletler konusunda büyük desteğini de hiç unutmayacağız. Film karşılaşmalarında mesleki gözlemlerini, filmler hakkındaki görüşlerini ve bir kahvemizi paylaşmak ayrı güzeldi. Özel teşekkürümle.

Sinema benim en sevdiğim kültür sanat alanlarından bir tanesi. Özellikle farklı insan hikayelerini, ülkeleri,yönetmenleri izlemek. O dünyaların karanlık bir salonda bir parçasına dönüşüp,ruhumda bambaşka rüyalar görmemi sağlaması. Ve her defasında beni yazıya doğru sürüklemesi.
Her biriyle bambaşka bir dünyanın içinde, bir politik duruşun, bir heyecanın izini sürmek vazgeçilmez bir tutku. Bazı yönetmenlerim var ki her yeni film haberi beni heyecanlandırıyor.

FilmEkimi’nin en kötü yanı film almak için gösterdiğim çaba. Özellikle bizim gibi İstanbul dışından izlemeye gidecek meraklılar için çok zor oluyor. Ayrıca keşke film çıkışlarında, eleştirmenlerle,izleyici yönetmenlerle sohbetler,masa toplantıları olsa. Konuşsak,paylaşsak sıcağı sıcağına. Ne güzel olur.

Neyse önemli değil. Sonuçta ben filmlerimin çoğuna aldım. İzleyemediklerimi de bir şekilde izlerim.

Gelelim Filmlere…

1- Komün: Yönetmeni Thomas Vinterberg olan Danimarka,İsveç,Hollanda ortak yapımı The Commune (Komün) festivalde izlediğim en keyifli filmlerden biriydi. Kollektif bir hayatın içinde, kendi bireysel sorunları ile yüzleşen ve bunun sonucunda ciddi kararlar almaya doğru giden bir çiftin hikayesi. Eğlenceli olmakla beraber kadın odaklı, içinde acıyı da barındıran bir film. Ve bence salonlara girerse mutlaka seyredilmesi gereken deneyimler içeriyor.

2- Frantz: François Ozon’un 2016 filmi. 1. Dünya Savaşı esnasında yitirdiği nişanlısının yasını tutarken, bir gün mezarlıkta karşılaştığı ve sonra hayatına giren genç bir adamla kurduğu dostluk, Anna adlı baş karakteri bambaşka maceralara götürür. Bence oyuncuları başarılı olmakla beraber içerik açısından tipik bir melodram. Özel bir film oalrak değerlendirmedim. O kadar güzel filmler vardı ki bu film sabun köpüğü gibi geldi.

3- Three Generation: Gabby Dellal filmi. Hiç tanımadığım bir yönetmendi kendisi. İlk defa bir filmini izledim. Tipik bir Amerikan Rüyası hikayesi. Hayatına erkek olarak devam etmek isteyen Ramona Ray olmak için mücadele vermekte. Büyükannesi lezbiyen olan ve kız arkadaşıyla yaşayan ray’in annesi onun tedavi sürecini desteklemekte ve babası ile amcası da bu sürece dahil olmakta. Neden? Çünkü anne biriyle beraberken diğerine aşık olduğu için Ray’i yalnız büyütmüş ve bütün bu süreçte resmi olarak babaya da ihtiyaç var. Hikaye bu minvalde akıp gidiyor. Fakat herkes mükemmel,esprili,iyi işlere sahip ve sıkıntısız bir süreç işliyor aslında. Ergen Ray’in sorunları hariç. Çok tavsiye edemeyeceğim.

4- Ağ- The Net: KIM KI DUK filmi. Herhalde filmografisini en iyi bildiğim yönetmenlerden biri. Bence kamerasıyla resim çiziyor üstelik bunu izleyicisi ile birlikte yapıyor. Her duygusuna ortak olduğum, her filmini büyük heyecanla beklediğim. Ağ politik bir soruna odaklanmış bir film. Siyasal ve insani zorlukların insanı getirdiği noktayı çok iyi anlatıyor. İnstagram sayfamda yazdım. O yazıyı buraya da alıyorum. Çünkü o gün, film çıkışı hissettiklerim tam da buydu: Genç bir kuzey koreli balıkçının hikayesi. Ailesini çok seven, yaşadığı yerle bir sıkıntısı olmayan sıradan , yoksul bir insanın hikayesi. Bizler gibi. Fakat bir sabah ağının takıldığı motoru bozulunca iki ülkenin sorunları,sınırları ve hayatı arasında ısrarla ve onurla hayatını ailesini, kendisini koruma uğraşına düşüyor ve film akmaya başlıyor. Bizler gibi. İşimize giderken, okulumuza, arkadaşımıza veya amaçsız. O sıra hiç dahil olmadığımız, tarafı olmadığımız, usulca yaşamak dışında beklentisi olmayan bizler gibi. Ankara’da, Suruç’ta, İstanbul’da ve dün Şemdinli’de. İşte bu koca dünyanın yükünü taşıyan sıradan insanın dramı! O kadar etkilendim ki bir film daha kaldıramadım. Eve dönüyorum. Yorgun, genç, yaşlı, umutsuz, mutlu, aşık, üzgün pek çok insanımızla. Yine vapurdan yazıyorum. Dünya bizim bilmediğimiz kurallarla yönetiliyor. Ayakta kalmak büyük başarı. Adalet ise dünyanın sorunu, barış gibi.
İzleyin, izlettirin. Kuzey Kore olması durumu değiştirmiyor. Bir insanlık meselesi.

5- Julietta : En favorilerimden. Pedro Almodovar olur da film kötü olur mu?Üstelik Alice Munro öyküsünden. Çok sevdiğim bir yönetmen. Çok sevdiğim bir öykücü. (Geçen yılın Nobel Edebiyat Ödülü onundu) Yine neredeyse bütün filmlerini izlediğim bir yönetmen.Kadınları en güzel anlatan, duygularını, davranışlarını ve kadın psikolojisini masaya yatıran. Yine aynı izlekler. Kadın,anne,cinsiyetsizlik ekseni. Seçimler, seçimlerin sonuçları ve onlarla başa çıkma halleri. Kadınalrın dayanışması,çatışması. Muhteşem renkler. Renklerin dili. Harika kostümler, mükemmel şehirler mekanlar. İzledikçe bitmesin isteyeceğiniz ve finali ile şaşırıp kalacağınız bir film. Müzikler harika bu arada. Ayrıca ilgiyi hakediyor.Çok güzeldi.

6- O (ELLE): Paul Verhoven’in İsabel Huppert ile yaptığı cesur bir film. Gerçekten en farklı filmlerinden biriydi Film Ekimi programının. İsabel Huppert harika bir performans sergiliyor. Soğuk kanlı bir şekilde, av iken avcı oluyor ve bunu usul usul, seyirciye de, tecavüze uğradığı suçluya da hissettirmeden yapar. Altın palmiye için yarışmış bir film. Ben yine bir kadın hikayesi olmasıi, dramatik çocukluğa rağmen başarılı bir gelecek kuran ve o katılığın içinde olağanüstü bir zeka barındıran bir kadının kendisi ve etrafıyla ilişkisini izlemekten keyif aldım.

7- Ben, Daniel Blake: Ken Loach. Evet tam olarak aklınıza geldiği gibi. Politik sinema örneklerine bir yenisini eklemiş ve ne iyi etmiş. Altın Palmiyeli bu film gerçekten dokunaklı ve acı dolu bir film. Sistemin sömürdüğü insanların hayatına girip, oradan bürokrasiye, sistemin yapaylığına ve insanı dışlamasına, İngiliz adaletine ve çalışma koşullarına ve sigorta sistemlerine sıkı eleştiriler getiren bir filmle bakıyorlar hikayeye. Çok çok kuvvetli film. Muhteşem oyunculuk. Dave Johs gerçekten Bay Blake olmuş. İzleyin derim.

8- Çakı Gibi: Sundance Film’de en iyi yönetmen ödülü almış bu film. Dan Kwan ve Daniel Scheinert birlikte yönetmişler. Issız bir ada da intahar etmek üzereyken gördüğü sürekli “gaz çıkaran” evet gerçekten öyle bir ölü bedeni farkeder. Ve bu yeni arkadaşı ile evine dönebilmek umuduyla denemelere başlar. Komik, enteresan ancak benim sevmediğim bir film oldu doğrusu.

9- Alt Tarafı Dünyanın Sonu: Xavier Dolan. Mommy’i izleiniz mi bilmem. Sorunlu bir çocuk,sorunlu bir anne. Geçen yıl Film Ekimi programında izlemiş çok sevmiştim. Bu yılda öleceğini öğrenen bir genç yazarın, ailesi ile son buluşması. Onlara anlatmak isteği fakat sorunlu ailenin dağınık dünyası.Yine baskın bir anne var filmde. Melodram olmakla beraber etkileyici bir hayat hikayesi. Vincent Cassel çok güzel bir oyunculuk çıkarmış. Müzikleri harika fakat film klasik bir melodram hatta TV filmi düzeyinde. Yine de iyi bir seyirlik diyebilirim.

10- Kabakçığın Hayatı: İzlediğim tek animasyon filmdi. Oldukça başarılı bir filmdi. İsviçre’nin Oskar adayı da olan film, alkolik annesi ölünce bir yetimhaneye gelen ve oradaki arkadaşlarıya hayatı anlamaya çalışan, zor koşulları olan çocukların hikayesini neşelibir dille ancak dramı da elden bırakmadan anlatıyor. Çok sevimli karakterler,iyi bir senaryo. Her yaştan izleyiciye hitap ediyor film. Bazı sahnelerde burnunu çekenler hiç az değildi film izlerken. Bu arada yönetmenin ilk uzun metrajıymış. Niceleri olsun izleyelim. Claude Barras.

Bunlar izlediğim filmler. Bir de izleyemeyip aklımda kalanlar. Mutlaka izlemek istediklerim: Hizmetçi/The handmaiden, Meçhul Kız(The Unknow Girl), Florence, Masumlar(The İnnocents), Aşk ve Savaş (On the Milky Road) ve Satıcı (Forushande)… Bu filmleri bir şekilde bulup izlemeye çalışacağım. Umarım vizyona da girerler ve görme şansımız olur.

Genel olarak FilmEkimi 15. Yılında özellikle geçen yıla göre çok başarılı filmler seçmişti. Önemli yönetmenlerin, festivallerin ödüllü,güzel filmlerini toplamıştı. Bir daha bu kadar uğraşmam diye düşünmüştüm geçen yıl. Ancak görüyorum ki bu yıl bu görüşümü bir parça törpüledi. Ülkenin sanat hayatında önemli yeri olan İKSV’nin bu etkinliği özellikle biz gibi, metropollerin dışında oturup düzenli film izleyemeyen meraklılar için toplu bir festival havasında oluyor. Ben Çanakkale’den keyifle geliyorum o sebeple iyi filmleri görmek ayrı bir keyif katıyor.

Sinemaların salon koşulları muhteşem olmasa da bu yıl Reks, Citys ve Atlas sinemalarında film izledim. Umarım seneye de bu mekanlar da izleyebilirim.
Tabi BİFED programı ile çakışmayan günlerini. Yoksa Bozcaada’mızın bu çok kıymetli belgesel festivalini tercih edeceğim.

Kültür sanatın hayatımızdan çıkmaması dileğimle,

Nicelerine.

Lautreamont Bozcaada Kahvaltısına nasıl geldi?

Bir tuhaf yazı oldu bu. Önce yazdım. Sonra bloguma aktarırken kaybettim. Şimdi tekrar yazıyorum. Olsun vardır bir sebebi.

Kütüphane karıştırmayı sever misiniz? Ben çok severim. Ne zaman sıkılsam ya da tek başıma kalmak istesem kütüphane karıştırır eski kitaplarımı,notlarımı, altı
çizili sayfaları okur anıların tozunu koklarım. Dimağımda gezinen toz beni alır yılların ve mekanların içinde gezdirir bazen mutluluk sarhoşu bazen ağlamaklı geri dönerim bu dünyaya.
Öyle güzel bir terapidir ki benim için meditasyon kadar rahatlatır,mutluluk verir geçirdiğim saatler.
Bozcaada Kahvaltısına Lautreamont ile oturduğumuzu böyle keşfettim.
Her şey Sakin’de sabah kahvaltısını çok beğenen misafirlerin sözleriyle başladı aslında.Sakin’in bu haftasonu misafirleri yeni dostlar Mehmet,Leyla ve Esra için olsun bu yazı.
Onların varlığı ile haftasonumuz daha güzeldi. Yolcu ettikten sonra,rutin işler ardından anneler günü…
Sahi anneler günü kutlu olsun tüm annelerin. Özellikle evlatlarının yanında olamayan,onlar için canını dişine takıp güzel bir gelecek hayaliyle çalışan,yorulan hatta kendini yok sayan annelerin.
Zor iş annelik. Doğurmak ya da sahiplenmekle bitmeyen tam tersi başlayan ve ömür boyu süren bir ilişki çünkü. Fakat bir kadın anneliği,mutluluk ya da esaret içinde yaşayabilir.
İkisi de içinde gizli insanın. Gerisi laf. Fakat anladığım ne olursa olsun duygusu yüksek ve asla vazgeçilemeyen bir sahiplenme evlat sevgisi.Hiç istemem diyerek sonra çocuklarının müptelası olan arkadaşlarımın sayısı hiç de az değil.
Kutlu olsun.
Kahvaltıya geri dönelim.
Eskiden beri hep güzel miydi Bozcaada Kahvaltısı? Evet öyleydi.
1998-1999 ilk bozcaada gezilerinde Aksoy Pansiyon.
Nazire Teyze ile o ilk pansiyonculuk yıllarında, iptidai terasında yaptığımız olağanüstü el emeği kahvaltısı.
Sabahın bi vakitleri kalkar. Akşamdan yoğurduğu ekmeği fırınlar. Ev yapımı keçi peyniri, harika yumurtalar, küçükkuyu tarafında kendi köyünden gelme yeşil zeytin ve zeytinyağı,kendi salçası filan derken muhteşem bir lezzet şölenini,sarı yeşil sponsor reklamlı şemsiyelerin altında yaşar, çok mutlu olurduk. Onun o dolu dolu kahkahası ve bitmeyen enerjisi ike dolaşıp sürekli bir şeyler yedirme çabası bizi mutlu ederdi.
Aralarda molalar. Polente kahvaltısı, Cafe at Lisa’s kekleri ile kaçamaklar.
Sonra Rengigül Konukevi ile tanışma.
Üzerindeki üç beş çatlamış narın,kenarında insan gülümsemesi ile sana baktığı muhteşem avlu. Kimbilir kaç yaşında, elle oyulmuş eski ahşap çanakların içinde limonlar,narlar, dalından düşmüş bademler…
Ve herşeyden önemlisi,enerjisi ile tüm evi doldurmuş o zarif kadın.
Özcan Germiyanoğlu.
Uzun uzun oturduğumuz o narlı avluda, kah insan neşesi,kah ıssız bir bahçenin içinde renklerle,dokularla oluşturulmuş dünyanın yaşattığı unutulmaz saatler.
Bugünkü boyutundan daha küçük olan ahşap masanın kenarında ben ve Lautreamont. Kahvaltı bekliyoruz. Güzelim porselenlerde domatesler,harika börek ve zeytinler. Romantik dönem bir resmin içinde ya da hayatta ise bir insanın ancak mutluluk anında hissedeceği bir tebessümle orada olmak duygusuyla.
Sohbet ederken bir yandan şevkatle,heyecanlı düşüncelerimizi sarma hali.

Sonra bizim Lodos’ u açmamız. Henüz otel kahvaltıları yaygın olmadığı için kafe kahvaltılarının popüler zamanları. 5 peynirli,ev yapımı reçeller,marmelatlardan tatlıya,meyveye ve öğlen şarabına bağlanan yıllar.
Yorgunluk ve kahvaltı servisinden vazgeçiş.
Sonra güzel kafeler,harika bağevleri,çiftlikler,şehir merkezinde küçük bahçeler ve sokaklarda devam eden kahvaltılar.
Şimdi bir fenomen haline gelen Bozcaada Kahvaltı geleneği aslında insandan insana aktarılan bir misafirperverlik hikayesi.
Güzel bir domates ya da harika bir omlet pek çok yerde olabilir. Ancak burada o mis gibi rüzgarla size dokunan aslında insan sıcaklığı.
Yakınlık.
Dönelim kütüphaneye.
Bugün 8/11/99 tarihinde çiziktirdiğim o güzel Rengigül bahçesinin masalı köşesini buldum, uzun zamandır hiç göz atmadığım Maldoror’un Şarkıları kitabı geçince elime. Küçük evimizin önemli bir kısmını kaplayan kitaplara çekidüzen vermek pek kolay olmuyor yer darlığından. O yüzden zaman zaman bulamayıp ikincisini edindiğim kitaplar bile olmuştur.
Bu kitabı karıştırırken en arka sayfadaki o gün gözümün önünden geçiyor.O günle birlikte anılar. Sabah kahvaltısı masasını toplarken daldığım düşünceler. Hep böyle güzel miydi Bozcaada Kahvaltıları cümlesi?
Ben,Nejat,Lautreamont ve Özcan Hanım.
O kuytu bahçede kendi özgürlüklerimize ve yeni hayatlara atılacak adımlarımıza kendimiz için bakıyoruz.
Nar parçalayarak tane tane yiyoruz.
Ayağımızın altından kedi geçiyor.Kediler
Yukarıda bulutlar. Hafiften göz kırpan ay ve dalların arasından sızan güz ışıkları.
Akşam üstü soğuğu ile ürperen biz.
Şöyle bir yerleri çizmişim kitabın bir sayfasında:
Çoğu zaman düşünmüşümdür,hangisini bulgulamak daha kolay diye: Okyanusun derinliğini mi yoksa derinliğini mi insan yüreğinin?Çoğu kez,direklerin arasında,düzensiz bir biçimde sallanırken ay,ben,elim alnımda,peşine düştüğüm amaçtan başka her şeyi dışlamış,bu zor sorunu çözmeye çalışırken yakalarım kendimi!
Evet hangisi daha derin,ikisinden hangisi daha ulaşılmaz: Okyanus mu? Yoksa İnsan yüreği mi? image
Lautreamont yolculuklarımızın en özellerinden birinde bizimle olmuş meğer. Kırmızı kuru bir kalemle altı çizilmiş cümleleriyle.
Bana kalırsa insan derinliğinin yanında sözü mü olur okyanusun?
Yaşadığımız, gördüğümüz,anımsadığımızın yanında…
İçinde rengarenk bir dünya barındıran okyanus güzel elbette ama insanın derinliği bambaşka.
Ve yine Lautremont :
“Herkes neyse öyle kalsın.”
Mutlu masalarınız olsun daima…İçinden yazarlar geçen anılarınız.

HEMEN SONRA…SAYIKLAMALAR

Uzun zamandır blogum için bir şey yazmadım. İçimden gelmediği için değil sadece ertelediğim için. Daha önemli bir şeyler olduğu içinde değil. Öyle tembelce akıp giden zamana bırakıp kendimi,hiç bir şey yapmadan durmanın büyüsüyle zaman geçirmeye fazlaca kaptırdığım için kendimi.

Bir yaz aktı. Kapılar açıldı,kapılar kapandı. Duranlar oldu,göçenler oldu. Deniz güzeldi,yüzmek de öyle.Kitaplar okumak zamanla yarışmadan. 17 yaşımdan bu yana çalışmanın verdiği uzun yorgunluğun ruhumdan ve bedenimden akıp gitmesini seyretmek de.Durmak,durup dururken sevinç dolmak.

Yorgundum,arındım.

Sonra bakmaya başladım. İçime,kendime,dünyaya,dünyayı bugüne kadar anlama ve algılama biçimime. Son 15 yılda üzerime giyindiklerime. Tek tek soyunmaya başladım kendimi.Kurumuş derilerimi,kabuklarımı. Zaman zaman tökezledim. Dur dedim bu giysiye daha ihtiyacın var.Durdum. Aktı zaman. Soyundum mu? Bazılarından.

Sonra sonbahar oldu. Kırmızı,sarıdır burada sonbahar. Bir de mavi. Gerçi mavi çok kanıksanmış bir şeydir. Tıpkı durmadan giden ve gelen yeni insanlar gibi…Tanıdığımızı zannedip hiç tanımadığımız insanlar gibi…Farkedilmiyor o yüzden. Ta ki gerçekten dünyevi bir ışıkla ben buradayım derse.Belki o da. Herkes tarafından değil.

Geçti zaman,aktı,aktı,güz oldu.

Sonra dün oldu. Bir arkadaşım aradı. O sıra yoldaydık. Uzun bir yoldu,eve gelen bir yoldu. Sarıydı,kahveydi,yeşildi,ıslaktı,betondu,soğuktu,kimileyin ışıktı,kimileyin tohuma dönüşş sazlıklardı. Evsiz leyleklerdi göçe dayanamayıp durakalan. Alıcı kuşlardı dallarda uzun uzun avına bakan. Çıplak derelerdi kimileyin ve kavaklardı çeyize hazırlanan. İşte yoldu,yolculuktu,sarı damlar görünüyordu uzaktan kimileyin,içinde kim bilir kimler hangi renkte boyuyordu dünyayı? Kırda bayırda çobanlar ve yaşlı insanlar ve gençler ve gençler…

Ama zaman akmıyordu artık. Tanıdık birinin ölüm haberini almak değildi zamanı durduran. Başka bir şeydi,başka bir şeydi. Bilemedim.

Dura düşüne,dura düşüne içime baktım. Neyi görmedim,neyi bulamadım. Ah hangi zindanıma kilitledim. Neyi kilitledim. Düşüne dura,düşüne dura.

Vardık evimize,ve ıssız adaya.Ve yıllardır kıyısında durduğum,durup dinlendiğim.Dinlediğim,yıldızına baktığım, yolunda yürüdüğüm,gecesine bürünüp siyahlar giyindiğim ve renk olup çağladığım.İyi gelen,saran sarmalayan…Ah.

Sonra bugün…Yaprak kıpırdamıyordu ve deniz dümdüzdü. Çocuklar oynuyordu parkta. Ve renkler geçiyordu önümden. Sonra bir kahkaha duydum. Ağlamaklı ağaçlar gördüm. Suyun içinde ileri geri ileri geri yeşil yapraklar oynarken sesini duydum!

Mevsimle yüzleştim. Sonbahar olmuştu,soğuğa gidiyorduk, gerisi hiçlikti.

İçime kumlar doldu o kumlar kalbimi çizdi,rüzgardan izler oldu damarlarımın etrafında. Kessen maviye doyacaktın. Maviye boğulacaktın. Doldum,bağıramadım,doldum boğuldum,söyleyemedim. Ah vicdanım! Herkes benim kadar yaralı mı şimdi?

Sonra bir meydan gördüm. Çınarlı bir meydan.Kurumuş yapraklar. Kıvrılmış kurumuş,hastalıklı ağaçtan yerlere serpilmiş yapraklar. Kıpırdamıyordu hayat.

İçime döndüm,içime döküldüm.

Kederim oldun benim çocuk. Bu suskun,bu ağdalı,bu fırıldak alemde. Geniş gepgeniş bir kucak olamadık ya sana. Düşemedin ya içimize. Anlattın anlattın bilemedik ya derinindeki acıyı.

Soğuktu ve sen üşüyordun, oysa biz sana bu kadar yakınken…

Biz…

İçimize kusmanın sarhoşluğunda,

Şarabın birbirimizi saklayan bulanık tortusuyla

Ve gevşek ağızlarımızla,

Ve kirli,

Ve kopuk

ve anlaşılmayan seslerimizle.

Mış gibi bir orman olmanın ağaç olmaktan geçen yarısında

Derininde içine su dökülen soğuklukmuş gibi

Kötülüklerimizi,korkularımızı,kederlerimizi herkes anlayacak diye ödümüz koparken!

Ve gülerken orada,burada.

Bilmişken bu kadar.

Kederi ve kaderi, dünü ve bugünü ezberlemişken

Piyasaları,parayığüdü ve seçmeyi.

Seçilmişken bu kadar ve serpilmişken

Sen bilirmişsin meğer.

Bilirmişsin sonbaharın ölü bir mevsim olduğunu,

Bilirmişsin kederini bir suyun, kendine buz tutan çukurunda

Sıcaklığını bilirmişsin ıslak göz pınarlarıyla dolaşmanın.

Şimdi biz birer kelebek ölüsü taşıyoruz sırtımızda.

Anlasak ağırlığından dibe vuracağımız

Anlamasak sonsuza kadar acısını taşıyacağımız.

Oysa bak kahkahan dökülüyor avuçlarımızdan.

Su olsak kaynağına,yeniden doğar mısın?

hazal fotoğraf

Fotoğraf Hazal SALA

Birhan KESKİN/ Kim Bağışlayacak Beni kitabının yol arkadaşlığı ile